Çanakkale
| Valisi | Adı Soyadı |
|---|---|
| Nüfusu | 000 Kişi |
| Yüzölçümü | 000 Km² |
| Belediye Başkanı | Muharrem Erkek |
Taban Ücretleri
6326 Nolu Kanun
Rehber Sözleşmesi
Yunan Mitolojisi
Gizemli Semboller
Anadolu Mitolojisi
Türkülerin Hikayeleri
Uçuş Bilgileri
Slot Merkezleri
Otoyol Ücretleri
Mobil Müze Kart
Müze İletişimleri
Yol Tarifi Mesafeler
Müze Giriş Ücretleri
Hava ve Yol Durumu
ARNAVUTLUK
BOSNA HERSEK
KARADAĞ
KOSOVA
MAKEDONYA
SIRBİSTAN
ALMANYA
İZLANDA
SLOVAKYA
AVUSTURYA
İTALYA
SLOVENYA
BELÇİKA
LETONYA
İSPANYA
BULGARİSTAN
LIHTENŞTAYN
İSVEÇ
ÇEKYA
LİTVANYA
İSVİÇRE
DANİMARKA
LÜKSEMBURG
ESTONYA
MALTA
FİNLANDİYA
HOLLANDA
FRANSA
NORVEÇ
HIRVATİSTAN
POLONYA
YUNANİSTAN
PORTEKİZ
MACARİSTAN
ROMANYA

| Valisi | Adı Soyadı |
|---|---|
| Nüfusu | 000 Kişi |
| Yüzölçümü | 000 Km² |
| Belediye Başkanı | Muharrem Erkek |
Eski çağlarda Hellespontos ve Dardanel olarak anılan Çanakkale M.Ö. 3000 yılından beri yerleşim alanı niteliğini korumuştur. Erken Bronz Dönemi’nden bu yana önemli bir yerleşim merkezi olan Çanakkale; Çanakkale Boğazı sayesinde Anadolu ile Avrupa ve Akdeniz ile Karadeniz arasındaki bağlantıyı sağlayan iki geçit bölgesinden biridir. Bu özelliği nedeniyle oldukça zengin bir tarihi vardır.
Yörede yaşayan topluluklara ekonomik ve askeri üstünlük sağlamış, onlar da uygarlık alanında çağdaşlarını geçmişlerdir. Ancak bu durum, yöreyi çeşitli göç ve istila hareketlerinin hedefi yapmıştır. Değişik tarihlerde yerleşmek ya da yağmalamak amacıyla bölgeye gelenler olmuş, her iki durumda belirli kültür alışverişini yoğunlaştırmıştır. Bu kültürel yoğrulma, yüzyıllar boyu kesintilerle sürmüş, bunun sonucu oldukça renkli bir kültür mozaiği ortaya çıkmıştır. Boğazın en dar yerinde Fatih Sultan Mehmet döneminde Rumeli yakasında Sestos dolaylarında Kilitbahir, Anadolu yakasında Abydos dolaylarında Sultaniye (Kale-i Sultaniye) ya da Çanak Kalesi adı ile anılan kaleler yapılmıştır. Bugünkü Çanakkale İli’nin adı Anadolu yakasındaki Çanak Kalesi'nden gelmektedir.
Yörenin en eski halkı Beşiktepe ve Kumtepe yerleşmelerinden bilinen Kalkolitik Dönemin yerli halkıdır. Bunları, İ.Ö. 3000′lerden 1200′lere kadar herhangi bir dış etki altında kalmadan yaşamlarını sürdüren Troya halkı izler. Bundan sonra sırasıyla Troya Savaşları ile Akalar, Ege göçleri ile çeşitli kavimler gelmiştir. En son olarak Sicilyalı Komutan Roger De Flor’un ölümüyle buyruğundaki Katalonyalılar bir süre etkinliklerini sürdürseler de, daha sonra Türkler’le yaptıkları bir anlaşma gereği, Çanakkale ve yöresini Türk Beylerine bırakmışlardır.
M.Ö. 3000 yılında kurulan L Troia, M.Ö. 2500 yıllarında bir depremle yıkılmıştır. Bundan önce de yörede eski yerleşmelerin bulunduğu bilinmektedir. Dardanos kentinin I. Troia’dan önce kurulduğu düşünülmektedir. Kuruluş önceliği 100-150 yıl kadardır. M.Ö. 1200′lerde kuzeyden gelen “deniz kavimleri”nin göçü ile bölgede ve Anadolu’da yazılı tarih açısından karanlık dönem başlamıştır. Bölge, M.Ö. 7. yüzyılda Batı Anadolu’da büyük bir güç haline gelen Lydia Krallığı’nın egemenliğine girmiş, M.Ö. 5. yüzyılda Perslerin gelmesiyle, Pers etkisi artmaya başlamış, M.Ö. 386 yılında Persler ve Spartalûar arasında yapılan “Kral Barışı” ile bölgede kesin olarak Pers egemenliği sağlanmıştır. M.Ö. 334′te Makedonya Kralı Büyük İskender’in Pers ordusunu Biga Çayı (Granikos) yakınlarında bozguna uğratmasıyla Anadolu’da Pers hakimiyeti gerilemeye başlamıştır. İskender’in Ölümünden sonra İskender’in komutanları bölgede iktidar mücadelesine girişmişlerdir. Bergama Krallığı’nın hakimiyeti ve Galat istilaları döneminden sonra, Roma’nın bölgedeki hakimiyet kurma çabaları sırasında Diktatör Sulla, Gelibolu’ya kadar gelmiştir. Bölge, Roma ve Bizans dönemlerinde limanlarıyla da önem kazanmıştır. Osmanlıların Akdeniz’de egemenlik kurma istekleri, onları Balkan Yarımadası’ndaki fetihlere, Gelibolu ve yöresinden başlamaya yöneltmiştir. Gelibolu’da bir tersanenin kurulmasıyla birlikte Çanakkale’deki Osmanlı egemenliği daha da artmıştır. Boğazın önemi Çanakkale Savaşları’nda (1. Dünya Savaşı’nda) bir kez daha gündeme gelmiş ve düşman donanması 18 Mart 1915 tarihinde bozguna uğratılmıştır.
ANTİK TARİHİ
Dardanelles ve Hellespontos Çanakkale'nin bilinen en eski adları. Dardanelles Troya'nın mitolojik atalarından Dardanos'tan türetilmiş. Antik Çağ'daki adı Hellespontos ise mitolojiye dayanıyor. Antik çağ yazarlarının çok işlediği "Altın Post" mitolojik öyküsünde Karadeniz'e, Kolkhis ülkesine altın postlu koça binip gitmek için boğazı geçerken koçtan düşen Helle'den geliyor ve anlamı Helle'nin Denizi. İki kıta arasında bir geçiş noktası olmanın yanı sıra Doğu Roma, Bizans yani İstanbul'a deniz yoluyla ulaşmak; verimli Karadeniz'le ticaret yapmak için Akdeniz ülkelerinin; bir iç deniz olan ve açık denizlere ancak İstanbul ve Karadeniz boğazlarından geçerek ulaşılabilen Karadeniz ülkelerinin ilgisini çekti. Kimi zaman gemileri birbirine bağlayıp bir köprü kurarak, bazen de dubalardan köprü oluşturarak ordular kıtadan kıtaya geçtiler. Dardanos'la ilgili buluntular yok ama tarihinin Troya'dan önceye dayandığı düşünülüyor. Uzun yıllardır süren kazılarda ortaya çıkarılan I. Troya'nın kuruluşu İ.Ö. 3000 yılında kurulan Troya 500 yıl sonra bir depremle yıkılmıştı, sonra defalarca yeniden kurulup yeniden yıkılacak Troya büyük bir uygarlık kurmuştu. Bölge bir çok uygarlığa ev sahipliği yaptı, bir çok uygarlık dönem dönem bölgeye egemen oldu. İ.Ö. V. yy'de bütün Anadolu'da sel gibi yayılan Persler egemen oldular. İ.Ö. 386'da Persler ile Spartalılar arasında yapılan "Kral Barışı" ile bölgede Pers egemenliği iyice pekişti. Pers Kralı Kserkes Yunanistan ve Makedonya'ya geçmek için boğazda dubalar ve gemilerle bri köprü kurdurdu. Abydos'dan Sestus'a ordusunu geçirdi. Pers egemenliği Makedonya Kralı Büyük İskender'in İ.Ö. 334"de Gronikas'da (Biga Çayı) Pers ordusunu yenmesiyle gerilemeye başladı. Bir süre Pers komutanları arasındaki iktidar kavgalarına tanık oldu. Bergama Krallığı egemenliği Galat istilanda kaldı. Roma ve Bizans dönemlerinde limanları ile önem kazandı. Osmanlı'nın bölgede ilk ele geçirdiği yer Gelibolu oldu. Sonra bölgede tamamen hakimiyet kurdu.
ÇANAKKALE KENT TARİHİ
Osmanlı egemenliğine giren, Boğaz’ın kıyısına kurulmuş kentin çekirdeğini 1462 yılında Çimenlik Kalesi’nin etrafında başlayan yerleşim oluşturuyor. Günümüzde de iyi durumda olan ve Askeri Deniz Müzesi ile birlikte görülebilen kalenin ve boğazın savunulmasında görevli asker ve idareci sivil memur Müslümanlar ilk olarak Fatih Camisi civarındaki Cami-i Kebir mahallesini kurdular. Aynı dönemde kalenin yapımında çalışan Romanlar da Çay Mahallesini oluşturdular. Bu iki mahallenin oluşumundan sonra yoğun olarak denizcilik ile uğraşan Rumlar çevreden kente geldiler Cami-i Kebir mahallesinin kuzey yönünde Rum mahallesi oluşturdular. Ermeniler de Rumlarla aynı dönemde Zafer Meydanı kilise civarına yerleşerek kendi mahallelerini kurdular. Kentin çarşısı da bu durumda kalenin kuzeyinden doğu yönüne doğru yerleşti. Sarıçay kenarında küçük sanayi yer alırken zanaatkârlar da Ermeni mahallesinin güneyi ile Çay Mahallesinin doğusunu mekan tuttular. Bir dönem Kale-î Sultaniye olarak anılan kentin günümüzdeki adının kalenin çanağı andırmasından ya da yöredeki çanak-çömlek yapımcılığından geldiği düşünülüyor.
18. yy’a kadar kent olma yolunda belirli bir gelişme gösteren Çanakkale, Boğazlarda ekonomik faaliyetin yoğunlaşması ile bir liman kenti olmaya ve zenginleşmeye başlar. Eski mahalleler büyürken ticari faaliyeti yürüten Yahudiler kentin doğu tarafına yerleşerek Musevi mahallesini kurarlar. Boğaz ticareti ve liman kenti olarak oynadığı rol kente ticari ataşelikler ve fahri konsoloslukların gelmesine neden olur, bu temsilciliklerin sayısı kısa zamanda yirmiyi bulur. Bunlar Kordon boyunca ticari ataşelikler mahallesini oluştururlar.
19. yy’da Osmanlı’nın çöküş yaşaması Ege Adaları, Kırım ve Balkanlardaki Müslümanların Anadolu anakarasına göçünü başlattı. Buraları güvensiz bulanların bir bölümü de Çanakkale’ye yerleşti. Tatar mahallesi o zamanlarda oluştu. Müslümanlar dışındaki kent halkı ise göçmek bir yana genişlemeyi sürdürdüler. Yeni bir Rum mahallesi kurdular.
Ve Savaş !..
20. yy’ın başından itibaren başlayan savaş ortamı oldukça karmaşık bir göç dalgası yarattı. Elli yıllık bir döneme yayılan bu süreçte müslümanlar dışındaki halk kenti terketti. Balkanlar’dan ve Ege Adaları’ndan göçmenler geldi. Gelenler gidenlerin mahallelerine, evlerine yerleştikleri için kent dokusunda büyük bir değişim yaşanmadı. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere – Fransa – Rusya ‘ya karşı Almanya-Avusturya / Macaristan – İtalya üçlü ittifakı oluşmuş tu. Osmanlı itilaf devlet lerinin yanında yer almak istemiş ancak olumlu cevap alamamıştı. Osmanlı tara fından satın alındığı açık lanan İki Alman savaş gemisinin Karadeniz’e geçerek Rusya’yı bombalamaları üzerine Osmanlı fiilen savaşa katılmış oldu. Alman savaş gemilerinin peşinden gelen İngiliz ve Fransız savaş gemileri Çanakkale Boğazı’ndan geçmek ve Karadeniz’e çıkmak istiyordu. Osmanlı buna izin vermeyince İngiliz-Fransız donanması Boğaz’ı kuşattı. (1915) Osmanlı Boğaz’ın iki yanına yerleştirdiği kuvvetlerle donanmanın geçmesine ve karaya çıkmasına izin vermedi. Her iki tarafın büyük kayıplar verdiği bu dramatik savaşın geçtiği yerler günümüzde tarihi Milli Park.
Bir Savaştan Bir Savaşa
Çanakkale stratejik Boğaz’ın kapısı konumunda olduğundan ve Çanakkale Savaşları’nı doğrudan yaşadığından savaş sonrasında da, yeni bir savaş, yani İstiklal Savaşı süresinde zor bir dönem geçirdi. Cumhuriyet’le birlikte yaralarını sarmaya ve kendine yeniden çeki düzen vermeye çalışan kent bu kez Türkiye katılmasa da 2. Dünya Savaşı ile karşılaşıyordu. 2. Dünya Savaşı süresince de genç Türkiye Cumhuriyeti Çanakkale Boğazı’nda yoğun bir tahkimat yapmak durumunda kaldı. Savaş yılları bütün Türkiye gibi Çanakkale için de zor geçti.
Savaştan Sonra
2. büyük savaş sonrasında 1949 yılında kent için ilk plan yapıldı. Cumhuriyet Meydanı düzenlendi ve kentin varolan yerleşim ve sanayi-ticaret alanlarının gelişme ve yapılanma şartları belirlendi. Kent 1950′lerin ikinci yarısında, 1970′li yılların ortalarında ve 1980′lerin ilk yarısında büyüme atakları yapar. Bu ataklarda planlar zorlanır ve kırılır.
Cumhuriyet Dönemi
Çanakkale ilinin toprakları, genellikle dağ ve tepelerle kaplı alanların vadilerle parçalanmış engebeli görünüşündedir.En yüksek dağı 1767 metre ile Kaz Dağı’dır. Gelibolu Yarımadası’nda Tekir Dağlarının uzantısı olan Koru Dağı 726 metre yüksekliktedir . Diğer yüksek dağlar , kaz dağı dolaylarında yer alır. Biga yöresinde kuzeydoğu, güneybatı yönünde uzanan 500-1000 mt. arasındaki az yüksek sıralar, dalgalı bir görünüm Gelibolu Yarımadası’nda, boğazdan Saroz Körfezine doğru basamak basamak bir yükselme görülür. 400 metreye yaklaşan, tepeler dik yamaçlarla Saroz Körfezine iner.
Akarsu ağızlarında ve geniş tabanlı vadilerde görülen ovalar Çanakkale’de az yer kaplar. Ezine Ovası, Bayramiç Ovası, Kumkale Ovası, Biga ve Karabiga Ovaları, Agonya (Yenice-Hamdibey-Kalkım) Ovası, Umurbey ve Sarıçay Ovaları, Anadolu yakasındaki ovalardır. Gelibolu Yarımadasında ise Kavak Ovası, Cumalı Ovası, Yalova Ovası, Kilye ve Piren Ovaları vardır.
İlimiz dahilinde büyük, küçük bütün akarsuların düzenli bir rejimi yoktur. Sonbahar yağmurlarıyla ve karların erimeye başladığı nisan, mayıs aylarında kabarırlar, bunun dışındaki sürelerde bir kaç yüz litrelik debiye kadar düşerler.
Bu düzensizlik yüzünden ilimizdeki akarsulardan ulaşım ve tarım yönünden yararlanma imkanı olmamaktadır. Akarsuların çoğu Kazdağı’ndan doğarlar. İlimizdeki akarsuların belli başlıları; Tuzla Çayı, Menderes Çayı, Sarıçay , Kocabaş Çayı, Bayramiç Deresi, Bergaz Çayı ve Kavak Çayı’dır.
İl yüzölçümünün % 55′i ormanlıktır. Kalan diğer alan çayır, mera ve tarıma elverişli arazi ile kaplıdır. Akdeniz iklimine özgü bitki topluluğu makiler, defne, kocayemiş, mersin ve çalılıklardan oluşmuştur. Bu ormanlarda karışık cins ağaç toplulukları bulunur. Kızılçam, karaçam, köknar, meşe, kayın türündeki ağaçlar çoğunluktadır. Koru tipi ormanlara, Kazdağı dolaylarında rastlanır. İç kısımlarda, bozkır görünümlü, cılız otlu, tahıl üretimine elverişli alanlar ile su boylarında her mevsim yeşil kalabilen çayırlara rastlanır.
Faunası Hakkında
01.İlçe, 02.İlçe, 03.İlçe, 04.İlçe, 05.İlçe, 06.İlçe, 07.İlçe, 08.İlçe, 09.İlçe, 10.İlçe, 11.İlçe.
Çanakkale; Balkan Yarımadası’nın Doğu Trakya topraklarına bir kıstakla bağlanmış Gelibolu Yarımadası ile, Anadolu’nun batı uzantısı olan Biga Yarımadası üzerinde toprakları bulunan bir ilimizdir.
Avrupa ve Asya’da toprakları bulunan Çanakkale, Edirne, Tekirdağ ve Balıkesir il sınırları ile çevrilidir. İl sınırlarına; Ege Denizinde Türkiye’nin en büyük adası olan Gökçeada ile Bozcaada ve Tavşan Adaları da girer.
İl , 25° 40′-27°30′ doğu boylamları ve 39°27′-40°45′ kuzey enlemleri arasında 9.933 Km2 lik bir alanı kapsar. İlimizin topraklan büyük bir kısmıyla Marmara Bölgesinin Güney Marmara bölümüne; Edremit Körfezi kıyısındaki küçük bir alanı ise, Ege Bölgesine girer.
Anadolu Yarımadası’nın en batı noktası Baba Burnu ile Türkiye’nin en batı noktası olan Gökçeada’daki Avlaka Burnu il sınırları içerisindedir. İlin toplam kıyı uzunluğu 671 km.dir.
Çanakkale Saat Kulesi
Çanakkale ilinin Merkez ilçesinde, feribot iskelesinin yakınında bulunan saat kulesi. Vitalis Gaptiorele'nin finansmanıyla Sancakbeyi Cemil Paşa tarafından 1896'da yaptırılmıştır. Kule 20 metre yüksekliğinde olup beş katlıdır.
Mevcut yapı, kare planlı olup aşağıdan yukarı doğru incelen bir formdadır. Kesme taş ile inşa edilmiş yapı, beş kat üzerine yaklaşık 20 m. yüksekliğindedir. En üstte saat çanının bulunduğu çokgen gövdeli ve kubbeli köşk bölümü vardır. Çeşmenin bulunduğu ilk kat diğerlerinden daha yüksek ve enlidir. Kulenin gövdesi enine silmelerle beş kata ayrılmıştır. İlk kattaki silme diğerlerine göre daha enli olup hemen üzerinde ikinci katın balkonunu destekleyen konsollar yer alır. İkinci ve sonradan ilave edilen dördüncü katta bu süslemelerin daha küçük boyutlu paralelleri görülür. Üçüncü katta ise kirpi saçak benzeri basit bir silme altı süslemesi dikkati çeker. Sonradan ilave edilen dördüncü kat diğerlerinin aksine köşelerde dört sütuncenin dekoratif birer unsur olarak kullanıldığı bir biçimlenişe sahip olup, dairesel kadran her yüzde yer alır. Sekizgen beşinci katın soğanvârî bir kubbesi vardır ve her yüzünde yer alan açıklıklar, son onarımlar sırasında turkuaz renkli Çanakkale seramikleriyle kapatılmıştır. Kulenin ikinci ve üçüncü katının her yüzünde birer açıklığı yer alır. Bunlar üçüncü katta sivri kemerli daha küçük boyutlarda olup taş sövelidir. İkinci kattakiler, iki iri kaval silmeyle üç yönden kuşatılmış sivri kemerli kapılardır. İlk katın güney yüzünde sivri kemerli iki silmeyle çevrili, yüzeyden içerlek tutulmuş bir kapı, kuzey yüzünde ise çeşme nişi yer alır. Diğer yüzler sağırdır. Çeşme nişi üç ince kaval silmenin U biçiminde çeşmeyi kuşattığı sivri kemerli bir biçime sahip olup yüzeyden içerlek tutulmuştur. Beyaz mermerden çeşmenin, dikdörtgen biçimli süslemesiz bir aynası ve yalağı ile son onarımlar sırasında yenilendiği anlaşılan bir lülesi bulunur. Yapının kitabesi ise çeşme alınlığında yeşil bir zemin üzerine altı satır ve yirmi dört kartuş içerisinde verilmiştir. Kitabe metninin hemen üzerinde II. Abdülhamit'in tuğrası yer alır.
Kulenin Kitabesinde Şu Gazel Yer Alır:
Bir Şehinşâhın Zülâl-i Himmeti
Eyledi Reyyân Mülk ü Milleti
Bâreka'llâh hazret-i Abdülhamid
Oldu her ferdin medar-ı râhatı
Yâ İlahi sen bağışla millete
İştimâl etti cihâna ni'meti
Munteşir envar-ı şâdî ser-te-ser
Herkesin artmakta mes'ûdiyeti
O mâkarim-pîşe hayr-endişenin
Ola bir yıl ömrünün her saati
Bunda saat var rasad var nâzırâ
Çeşme var âyine var kıl dikkati
Bir de âfât-ı savâ'ikden masûn
Eylemek üzre konuldu âleti
Bâ-husûs itdi Cemil Paşa gibi
Bende-i gayret-veri çok hizmeti
Hazreti Mevla müyesser eylesin
Nice ömr âna o âlî hasleti
Hâme-rân ol Zevkiyâ şükran ile
Asdikânın işte budur zimmeti
Altı tezyîl eyleyip tarihini
Söyle yahu geldi eşref saati
Sene 1313 Ketebehu Recep Yesari
ÇANAKKALE FATİH CAMİİ
BOZCAADA MERYEM ANA KİLİSESİ
Bozcaada Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi,Bozcaada’daki Rum Ortodoks cemaatine ait, ibadete açık olan tek kilisedir. Rum Mahallesi’nin tam ortasına konumlanmıştır. Kimisis Teodoku Rum Ortodoks Kilisesi’nin diğer ismi Meryem Ana Kilisesi’dir. ‘Kimisis’ (Koimesis) kelimesi Tanrı doğuran ve ebediyen bakire olan Meryem’in uyuması, yani ebediyete geçmesi anlamında kullanılmaktadır.
Kitabesinde 1867-1869 yılları arasında yapıldığı yazılmıştır. Ancak kaynak incelemesi yapıldığında 1819’dan daha önceki dönemde var olduğu anlaşılmaktadır. Bu konuya açıklık getirmek üzere, eski haritalar ve seyahatnamelerden elde edilen bilgiler, tarihsel süreç içerisinde kronolojik olarak derlenmiştir.
Avlusundaki 4 katlı çan ve saat kulesi, 1980’lerde kısmen sökülmüş ve kule metal kafes içinde koruma altına alınmıştır.
Yüksekliği yaklaşık 24 metre olan kilisenin kulesini restore çalışmalarına 2006 yılında başlanmış ve bir yıl sonunda tamamlanmıştır. Bu restorasyon çalışması ile ada merkezi eski silüetine kavuşmuştur. Kilisenin içini görmek isterseniz, Pazar sabahları saat 8‘de yapılan ayini kaçırmamanız gerekiyor. Ayin dışında kilise ziyarete kapalı tutuluyor.
AYNALI ÇARŞI
Diğer Adı ile Halyo Çarşısı Çanakkale'de bulunan kapalı çarşı. 1890 senesinde şehrin Musevi cemaatinin ileri gelenlerinden Eliyau Hallio tarafından yaptırılmıştır. Kapı kitabesinin üzerinde Osmanlıca ve İbrani Harfli Ladino iki yazı bulunmaktadır. Osmanlıca olan yazıda çarşının "Abdülhamid Han-ı Sani El Gazi (II. Abdülhamid) efendimizin saye-i ihsaniye ve riayetperverîlerinde tebaa-yı sadıka-yı Museviyye'sinden Elya Halyo bendeleri" tarafından yaptırıldığı ifade edilmiştir. Ladino olan kitabede ise çarşının Yahudi Takvimi'ne göre 5650 yılının Tişri ayında "Sultan İkinci Abdülhamid'in saltanatının 14. yılı münasebetiyle Eliyau Hallio tarafından yaptırıldığı" yazılmıştır. Çarşının asıl adı "Passage Hallio"dur. Ancak girişinde her iki taraftaki aynalardan ötürü Aynalı Çarşı olarak ünlenmiştir. Çanakkale'nin meşhur Çanakkale Türküsü'nde de Aynalı Çarşı'nın adı geçmektedir.
Çarşı, Gelibolu Savaşı sırasında bombalanmış ve yangınlarla yıkıntı haline gelmiştir. Mondros Ateşkes Anlaşması peşi sıra Çanakkale’yi işgal eden İngilizler, işgal süresince (1918-1921) çarşıyı atlarının barınağı, “ahır” olarak değerlendirdiler. 1921'nin ardından bir süre, (giriş kapısı haricinde) harabe olarak kalmış ve kullanılmamıştır. Tapu kadastro kayıtlarında bedesten arsası olarak gözüken alana daha sonraları dükkanlar yapılmıştır. 1934 yılında ise Yahudilere saldırı ve yağmalama olaylarında kapıdaki kitabesi sıvanmış, 1967'de Sadi Fenercigil'in belediye başkanlığında döneminde bugünkü halini almıştır. Yapı, Çanakkale Belediyesi'ne aittir.
Çanakkale Türküsü
Çanakkale Savaşı'nı anlatan bir türküdür. Ait olduğu yöre Kastamonu'dur. Notaya Muzaffer Sarısözen'in aldığı türkünün kaynağı Kastamonulu İhsan Ozanoğlu'dur. İlk kayıt 1923 yılında Marika Papagika'ya aittir. Türkçe söylemiştir. Bogos Kirecciyan tarafından ayrıca Türkçe sözlerle plağa kaydedildi. Bestecisi Kemani Kevser Hanım gözüken Çanakkale Marşı ve bestecisi anonim olan Çanakkale Türküsü çeşitlemeleri İstanbul Üniversitesi Osmanlı Dönemi Müziği Uygulama ve Araştırma Merkezine kayıt edilmiştir.
Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı, off, gençliğim eyvah!
Çanakkale köprüsü dardır geçilmez
Al kan olmuş suları bir tas içilmez, off, gençliğim eyvah!
Çanakkale'den çıktım yan basa basa
Ciğerlerim çürüdü kan kusa kusa, off, gençliğim eyvah!
Çanakkale'den çıktım başım selamet
Anafarta'ya varmadan koptu kıyamet, off, gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni, off, gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde bir uzun selvi
Kimimiz nişanlı, kimimiz evli, off, gençliğim eyvah!
Çanakkale içinde bir kırık testi
Analar babalar umudu kesti, off, gençliğim eyvah!
Çanakkale üstünü duman bürüdü
On üçüncü fırka harbe yürüdü, off, gençliğim eyvah!
Çanakkale elinde toplar kuruldu
Vay bizim uşaklar orda vuruldu, off, gençliğim eyvah!
BOLAYIR GAZİ SÜLEYMAN PAŞA TÜRBESİ
Çanakkale İli Gelibolu İlçesi Bolayır Beldesinde bulunan Gazi Süleyman Paşa Türbesi Kesin yapılış tarihi bilinmeyen türbe II. Abdulhamid tarafından yeniden yaptırılmıştır. Türbede Gazi Süleyman Paşa’ya, Lalasına ve Atına ait Üç adet mezar vardır.
Mevlid şairi Süleyman Çelebi’nin dedesi ve Orhan Gazi’nin kayınbiraderi Şeyh Mahmud’un:
“Keramet Gösterip Halka Suya Seccade Salmışsın Yakasın Rumeli’nin Dest-i Takva île Almışsın.” dediği, Orhan Gazi’nin büyük oğlu Süleyman Şah, Rumeli fâtihi olarak tarihlere geçmiştir.
1316’da doğan bu şehzade’nin ömrü; 1359’da bir av esnasında attan düşerek vefatına kadar, gaza meydanlarında, fetihten fethe koşmakla geçmiştir. 1331’de babası Orhan Gazi’ye vezir olan Şehzade Süleyman, idarî işlerden ziyade askerî işlerle vazifelendirilmiştir. Zaten fıtrat icabı cihangir ruhlu olan Şehzade Süleyman, maiyetindeki kahramanlarla zaferden zafere at koşturmuş ve filiz halindeki devletin sınırlarını ikinci bir kıtaya, Avrupa’ya taşırmıştır. Osman Gazi’nin temelini attığı devletin sınırları gittikçe genişlemekteydi. Ve fetihlerin hedefi Anadolu’daki Bizans topraklarıydı… İznik ve İzmit’in fethinden sonra Osmanlı Süvarileri, İstanbul Boğazı’nın Asya taraflarında at koşturmaya başlamışlardı. Devletin bekası ve ihtişamının ziyadesi için mutlaka Rumeli tarafları ele geçirilmeliydi. Bizanslılar arasındaki taht kavgası Rumeli fethine imkan hazırladı.
Kızı Teodora’yı Orhan Gazi’ye veren Bizans kralı VI.Yoannis Kantakuzinos’la V.Yoannis Paleoloğos arasındaki kavgada, Kontakuzinos’un yardım istemesi üzerine Orhan Gazi, Süleyman Paşa kumandasında asker göndererek kayınpederinin imdadına koşmuştu. Süleyman Paşa 1349’da yirmi bin kişilik bir kuvvetle Bizanslıların düşmanı Sırpların eline düşmek üzere olan Selanik’in imdadına yetişti ve Sırpları perişan ederek Selanik’i kurtardı.
“Şehzade Sultan Süleyman Hem Vezir, Hem Şahımız; Geçtiler Rumeli’ye Sal ile Arttı Şanımız.”
Birkaç yıl içerisinde Gelibolu yarımadasında ve Trakya’da büyük topraklar, Osmanlı Devleti Sınırlarına dahil edilmiştir. Şehzade Süleyman, Gelibolu’nun yanı sıra; Bolayır, Ece-Ova, Konur-Hisar, Tekirdağ, İpsala, Malkara, Hayrabolu ve Keşan’ı da fethetmiştir. Yine Şehzade Süleyman, Rumeli topraklarında at koşturmaya devam ederek, 1352’de Dimetoka meydan muharebesinde Sırp ve Bulgar ordusunu perişan etmiştir. Rumeli topraklarındaki bu akınlarla, fethe zemin hazırlanıyordu. Zaten bu topraklarda yaşayan yerli ahâli Osmanlı idaresini hasretle bekler olmuşlardı. Çünkü Onlar, yıllardan beri köhne Bizans idaresinin zulmü altında inlemekteydi. Halk idareden memnun değildi. Saltanat çekişmeleri yanı sıra Katolik ülkelerinin saldırılarından da bıkmışlardı. Şehzade Süleyman, maiyetindeki mahir kumandanlar; Kardeşi Murad Bey, Hacı İlbeyi, Lala Şahin Paşa, Evranos Gazi, Gazi Fazıl Bey ve Ece Yakup Beylerle her seferden zaferle dönmekteydi. Rumeli’deki ahâli bu seferler esnasında Osmanlıları yakından tanımak imkanını bulmuştu.
Süleyman Paşa, 1354 başlarında Rumeli’yi tamamen bir İslam Beldesi yapmaya karar vermişti. Hazırlıkları tamamladıktan sonra, 1354 Şubat’ında Edincik’te bulunan donanmayla hareket etti ve üç bin kişilik bir kuvvetle Gelibolu’nun kuzeyinde bulunan Kozludere’ye çıktı. Daha sonra, bir yıl önce Çimpe hisarına yerleşmiş bulunan askerleriyle birlikte Gelibolu üzerine yürüdü ve 2 Mart 1354’te Gelibolu kalesini fethetti. Gelibolu kalesinin fethini diğer fetihler takip etmiştir. Öyle ki 1356’da Gelibolu yarımadası’nın tamamı fethedilmiştir. Daha sonra marşlarda; destanlara izafeten Rumeli’nin fethi şu şekilde işlenmiştir:
Şehzade Süleyman fethedilen toprakların ebediyen birer İslam beldesi olması için gerekli tedbirleri derhal almış ve Anadolu’dan getirttiği Müslüman ahaliyi fethettikleri yerlere yerleştirmiştir…
Rumeli’nin fethedilişiyle Osmanlı Tarihinde yeni bir devre başlamıştır. Artık İslam askerleri, Asya’nın yanı sıra Avrupa kıtasında da at koşturmaya başlamıştır. Rumeli’nin fethi yalnız Osmanlı tarihinde değil, Bizans tarihinde de bir dönüm noktasıdır. Etrafı Osmanlılarla çevrilmiş Bizans, günbegün çöküşünü seyretmekten başka bir şey yapamaz hale gelmiştir. Şanlı devlete Rumeli topraklarını armağan eden Şehzade Süleyman, 1359’da 43 yaşında iken vefat etmiş ve fethettiği Bolayır’a defnedilmiştir.
BOLAYIR NAMIK KEMAL TÜRBESİ
Çanakkale İli Gelibolu İlçesi Bolayır Beldesi’nde bulunan Namık Kemal’in mezarı Gazi Süleyman Paşa Türbesi’nin hemen yanında, aynı bahçe içerisindedir. Namık kemal 9 Temmuz 1872’de Gelibolu’ya mutasarrıf olarak atanmış 5,5 ay bu görevde kalmıştır.
Namık Kemal’in mezarının projesini Tevfik Fikret çizmiş, Sultan II.Abdülhamid tarafından da yaptırılmıştır. Mezar oldukça sade mermerdendir. Etrafında zincirlere bağlı sekiz yuvarlak sütun bir daire olarak sıralanmıştır. Sandukasının baş taşında fes, sandukanın yanlarında kabartma halinde geometrik motifler, ön kısmında da “Elfatiha, Namık Kemal Bey merhumun kabridir. Veladeti 1256 (1840)’da Tekirdağ’ında, Vefatı 1306 (1888) Sakız’da” yazılıdır.
BAYRAMİÇ HADIMOĞLU KONAĞI
Konya'nın Hadim İlçesinden gelen ve Bayramiç'e yerleşen iki kardeş dericilik yaparak zengin olmuşlarve bu konağı yaptırmışlardır. Konakta Kurşunlutepe üzerindeki Skepsiz antik kentinden bazı mimari parçalar dekorasyon elemanı olarak kullanılmıştır.
Söz konusu konak Bayramiç'in cami, köprü ve hamamına ismini veren Hadimoğlu ailesine aittir. Bu konak İstanbul da Şerifler Yalısın ve Topkapı Sarayı III. Selim dairesinin iç dekorunu teşkil eden ahşap süsleme ve tavanlarını yapan sanatkarların eserlerinden biridir. Ancak diğerlerinin aksine desenelr ve süslemeler aynen korunmuştur. 18. Yüzyıl karakteri gösteren yapı Hadimilere ait konağın harem kısmıdır. Sokakta ki görünüşü bir kale manzarası arz etmektedir. Sokak kapısından bahçeye girilmekte ve bahçe kapısından eve girildiğinde mermer bir avlu ortasında mermerden oyulmuş bir şadırvan yer almaktadır. Şadırvanın iki tarafında birer oda, kiler ve tuvalet bulunmaktadır. Kapının karşısında yer alan merdivenlerde yukarı çıkıldığında ahşap sütunlu bir sofa ve sonradan üstüne çatı yapılan hayat kısmı ve her iki tarafında oda kiler bulunmaktadır. Odalar ahşap üzerine renkli hatailerle süslü nefis 18. Asır odası karakterini gösteren alçı nakışlar ve bağdadi duvarlar üzerindeki resimler, tavan işlemeleri ile süslüdür.
Kilitbahir Kalesi
İnşa Tarihi: 1462
Yapan: Bilinmiyor
Yaptıran: Fatih Sultan Mehmet
Çanakkale Boğazı’nın en dar yerinde Çimenlik Kalesi (Kale-i Sultaniye)’nin tam karşı kıyısında bir yamaç üzerinde yer almaktadır. Kilid-ül Bahr Kalesi plan itibariyle, topografyaya uygun bir biçimde yerleştirilmiş ve klasik dikdörtgen yada kare biçimli Osmanlı kalelerinden farklı özellikte inşa edilmiştir. İnce bir dış sura sahip kalenin, iç kalesi üç yapraklı yonca planlı olup ortada bir kule yer almaktadır. Kalenin güney yönünde Kanuni dönemine ait ikinci bir avlu ve en uçta silindirik bir kule bulunmaktadır. Kalenin bütün gücü üç yapraklı yonca biçimdeki bu iç avluda toplanmıştır. Bir yamaç üzerine kurulan kale denize doğru top atışına elverişli bir şekilde yapılmış olup, mazgalları da buna göre yerleştirilmiştir. Kale aşamalı olarak düzenlenmiş olup hisarpeçe düzeneğine sahiptir. Surun dışı bir hendekle çevrelenerek kuvvetlendirilmiştir. Kaleye giriş surların kuzey ve güney tarafındaki kapılardan sağlanmaktadır. Kapılardan geçiş ise hendekler üzerine atılan köprülerle sağlanıyormuş.
Kilitbahir Kalesi (Çimenlik Kalesi) Kale-i Sultaniye ile birlikte karşılıklı olarak İstanbul’un fethinden sonra boğazların denetimini sağlamak amacıyla Fatih Sultan Mehmet’in emriyle Yakup Bey tarafından 1462’de yaptırılmıştır. Kalelerin inşası kısa sürede süratle tamamlanmıştır. Kilitbahir kalesinin inşa kitabesi günümüze ulaşmamıştır. Buna karşılık tarihî kaynaklarda kalenin Fatih tarafından yaptırıldığı kesin olarak belirtilmektedir. Kilitbahir Kalesi planı itibariyle Osmanlı kaleleri içinde özel bir yere sahiptir. Fatih Sultan Mehmet’in geometriye düşkünlüğünün yansıdığı Kale üç yapraklı yonca planı ile kuvvetli bir savunma sitemine sahiptir. Bir dış sur , iç kale ve iç kale içinde birde iç kule yer almaktadır. Konumu itibariyle boğazı ateşe tutabilecek şekilde yerleştirilmiştir. Hisarpeçeye sahip Kaleye Kanuni döneminde ek olarak ikinci bir avlu ve kule inşa edilmiştir. Restorasyon çalışmaları biten kale sağlamlığını korumaktadır.
Çimenlik Kalesi (Kale-i Sultaniye)
İnşa Tarihi: 1462
Yapan: Bilinmiyor
Yaptıran: Fatih Sultan Mehmet
Çimenlik Kalesi (Kale-i Sultaniye), Kilitbahir Kalesinin karşı kıyısında, Sarıçay’ın yanı başındaki düzlükte yer almaktadır. Kale, yaklaşık olarak 110x160 metre boyutlarında dikdörtgen planlı olup, bir dış sur ve bu dış surun ortasındaki ana kuleden oluşmaktadır. Dış surlar, çok sayıda kule ve burçlarla donatılmıştır. Surların içerisinde iki cami bulunmaktadır; bunlardan ilki, kuzey cephesinin ortasında yer alan kuleye bitişiktir. Caminin minaresi bodur olup üst kısmı yıkılmış, sonraki dönemlerde yeniden yapılmıştır. Diğer cami ise; ana kulenin güneybatı köşesindedir. Bu caminin, kitabesinden 1861-1876 yılları arasında Sultan Abdüllaziz tarafından inşa ettirildiği anlaşılmaktadır. Ana kule 30x42 metre boyutlarında, 20 metre yüksekliğinde ve üç katlıdır.
Dikdörtgen bir plana sahip olan Çimenlik Kalesi (Kale-i Sultaniye)’nin köşelerinde, kuleler yer almaktadır. Doğudaki kulelerden birinin dokuz yüzeyi açıkta üçü duvar içinde olmak üzere on iki köşeli, diğeri ise yuvarlaktır. Batıda yer alan kuleler ise içten yuvarlaktır ve ön kısımları toprak altındadır. Doğuda yer alan köşe kulelerinin arasında iki tane sekiz köşeli küçük burçlar vardır. Kuleler ve burçlar, iki ya da üç katlıdır. Ana kule ile, kule ve burçlar aynı yükseklikte yapılmıştır. Cephanelik yuvarlak planlı, içi 5 metre, duvarı 2.28 metre ölçülerinde olup, avlunun doğu cephesinde yer almaktadır. Kapısının dışında dışa açılan bir penceresi bulunmamaktadır.
Çimenlik Kalesi (Kale-i Sultaniye); Kilitbahir Kalesinin tam karşısında, boğazın en dar yerine İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından, Yakup Bey nezaretinde, 1462 yılında inşa ettirilmiştir. Kilitbahir Kalesi’nin tam karşısında Sarıçay’ın yanındaki düzlüğe inşa edilen Kale-i Sultaniye, yaklaşık olarak kare planlıdır. Belirli aralıklarla çokgen ve dairesel planlı kulelerle desteklenmiştir. Bir dış kale ve iç kaleden oluşmaktadır. İçerisinde iki cami, bir cephanelik ve koğuşlar bulunmaktadır. Denize bakan kısımları XIX.yüzyılda yıkılarak tabyalar inşa edilmiştir. Şu an askeri müze olarak kullanılan kale sağlam bir şekilde bugünde ayaktadır.
Seddül Bahir Kalesi
İnşa Tarihi: 1657-1659
Yapan: Mimar Mustafa Ağa
Yaptıran: Hatice Turhan Valide Sultan
Çanakkale Boğazı’nın girişini savunmak amacıyla Anadolu yakasındaki Kumkale ile birlikte 1659 yılında inşa ettirilmiştir. Seddülbahir’in inşası, Venediklilerle Girit Adası üzerinde süregelen uzun savaşın yeniden başlaması ile birlikte, Kilitbahir ve Kale-i Sultaniye’nin Boğaz savunması için yetersiz kaldığı düşünüldüğü için başlatılmıştır. Bu sebeple, karşı kıyıdaki Kumkale ile birlikte Seddülbahir Kalesi, Venediklilerin Boğaz saldırılarının karşılandığı ilk savunma hattını oluşturmak amacı ile inşa ettirilmiştir. IV. Mehmet’in annesi, Hatice Turhan Sultan tarafından yaptırılmıştır. Turhan Sultan’ın vakfiyesinde Seddülbahir Kalesi’nin kuruluş aşaması ile ilgili bilgilere ulaşmak mümkündür. Mevcut arşiv kayıtlarında, Seddülbahir Kalesi’nin mimarının kim olduğu hakkında kesin bir bilgiye ulaşılamamaktadır.
Evliya Çelebi, işlerin yürütülmesinden sorumlu Ankebud Ahmed Paşa’nın ismini vermekte; kalenin mimarından ise sadece unvanı ile bahsetmektedir. Naima ise İstanbul’dan gönderilen saray mimarlarından bahsetmekte; ancak isim vermemektedir. Turhan Sultan’ın kaleleri inşa edilirken saraydaki baş mimarın Mustafa Ağa olduğu göz önünde bulundurularak mimarının Mustafa Ağa olduğu varsayımında bulunulabilir. Kale, Çanakkale Muharebeleri sırasında 12 adet top ile savunmaya katılmıştır. 3 Kasım 1914’te müttefikler tarafından bombalanmış olup bu saldırı ile Türk tarafı ilk şehitlerini vermiştir. Sonraki süreçte Birleşik Filo, Boğaz’ın giriş kısmındaki savunmayı yok etmek için 19 Şubat 1915 ve 25 Şubat 1915’te kaleyi tekrar hedef almıştır. Bu saldırılar ile birlikte Seddülbahir Kalesi etkisiz hale getirilmiştir. 26 Nisan 1915 tarihinde İngilizler tarafından; 27 Nisan 1915 tarihi itibariyle de Fransızlar tarafından ele geçirilmiştir.
Çimpe Kalesi
14. yüzyılın ortalarında Osmanlı Ordusu tarafından fethedilen, Balkan topraklarının güneydoğu kesiminde Gelibolu Yarımadası’nda yer alan bir kaledir. 1352 yılında Osmanlı tarafından fethedilmiştir. 14. yüzyıl ortalarında Osmanlı Türklerinin Çimpe Kalesi’ni alarak Rumeli'ye geçişi Balkanlar'ın tarihinde oldukça önemli bir dönüm noktası olmuştur.
RİBATLARI
Sınır Boylarında ve Stratejik Mevkilerde Askeri Amaçlı Kullanılan Yapılara Verilen Ad.
ERTUĞRUL TABYASI
Seddülbahir Köyü’nün batısında, Ertuğrul Koyu’na hâkim, Gözcübaba Tepesi’nin Ertuğrul Koyu’na doğru uzanan güney yamacı üzerinde, denize dönük olarak bulunmaktadır. Boğaz girişini korumakla görevli dört tabyadan biri olup, Sultan II. Abdülhamit döneminde Asaf Paşa’nın çalışmaları sonucu yaptırılmıştır. Tabya 3 bonet ve aralarında bulunan 2 adet top platformundan oluşmuştur. 2 adet uzun namlulu Krupp marka top ile donatılmıştır.
İtilaf donanmasının, Çanakkale Boğazı’na 19 Şubat ve 25 Şubat 1915 tarihlerinde düzenlediği taarruzlarda tabya çok zarar görmüştür. Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı kuruluşunda bulunan 5. Ağır Topçu Alayının 1. Ağır Topçu Taburuna bağlı bir batarya olan Ertuğrul Tabyası, özellikle 25 Şubat 1915 günü gerçekleşen Boğaz Muharebesinin ilk anlarında İngiliz Agamemnon gemisine 7 isabet kaydetmiştir.
25 Nisan 1915 günü çıkarma harekâtı sırasında bölgede bulunan 26. Alay 3. Tabur birliklerine siper görevi yaparak önemli hizmetler vermiştir. 25 Nisan günü, Ertuğrul Koyu’nda karaya çıkacak birlikleri taşıyan River Clyde gemisi karaya oturana kadar Türk Savunma tertibatı sessiz kalmıştır. River Clyde gemisinin karaya oturmasıyla ve filikalar da sahile birkaç metre kaldığı sırada Türk istihkâmları tarafından yoğun bir ateş altına alınmışlardır. Filikalardan sadece birkaç tanesi sahile ulaşabilmiştir. Ertuğrul Tabyası’nda bulunan 26. Alay 3. Tabur birlikleri Ertuğrul Koyu’nda düşmana birçok zayiat verdirmiş ancak Tekke Koyu’na çıkarmanın gerçekleşmesiyle iki ateş arasında kalma tehlikesi yaşayan Türk birlikleri geri çekilmek durumunda kalmıştır.
Yahya Çavuş
Karşılarındaki kuvvete göre oldukça az sayıda tertiplenen Türk birlikleri, 5 km’lik sahil boyunca İngiliz 29. Tümeni’nin taarruzuna karşı müthiş bir savunma yaratmışlardır. Filikalarla 900, River Clyde isimli kömür gemisi ile 2200 itilaf askeri karaya çıkarma başlatır. Top atışlarının susması ile birlikte kuvvetlerimiz menzile girer girmez karşılık verir. Böylece Ertuğrul Koyu’nda çatışma başlamış olur.
Çatışma esnasında 10. Bölük Komutanı Yüzbaşı Hüseyin Bey’in ağır bir yara alması ve savaş dışı kalması ile bölüğün en kıdemli erbaşı olan Yahya Çavuş komutayı eline almak zorunda kalır. 25 Nisan 1915 tarihinde 3000 kişi ile çıkarma yapan İngiliz kuvvetlerine sadece 67 asker ile 10 saat atış karşılığı vererek durdurmaya çalışan Yahya Çavuş ve arkadaşları İngilizlerin hedefledikleri Alçıtepe’ye ulaşmasını engelleyerek muharebelerin seyrini zafer yönüne çevirmeyi başarmışlardır. Bu bölgedeki çok az kuvvetle sağlanan dirençli Türk savunması, ileri dönemde Türk birliklerine zaman kazandıracak olup müttefiklerin ilerlemesini zorlaştıracaktır.
Ertuğrul Koyu Harekâtında maalesef Yaralı Askerlerimiz bölgeyi ele geçiren İngilizler tarafından Şehit edilmişlerdir. Burada hayatta kalmayı başarıp geri çekilen Yahya Çavuş ve arkadaşları diğer cephelerde savaşarak Şehit olmuşlardır.
Yahya Çavuş Anıtı
Ezineli Yahya Çavuş ve Kahraman askerlerimizin anısına Şehitliğin hemen ön tarafına bir anıt yaptırılmıştır. Şehitlik ile birlikte yapılmış anıt 3lü bir asker kompozisyonudur. 4 tarafında da farklı farklı yazıtlar bulunmaktadır. Ön yüzünde; Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitlerine isimli şiirinin dizeleri yer almaktadır. Arka yüzünde; Mustafa Kemal Atatürk’ün Çanakkale Şehitlerine hitaben 1928’de söylediği söz yer almaktadır. Sol yüzünde; Çanakkale Valisi Nail Memik’in Yahya Çavuş şiiri yer almaktadır. Sağ yüzünde; yine Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale Şehitlerine şiirinin dizeleri yer almaktadır.
25 Nisan 1915 çıkarmasında Ertuğrul Koyu’nu savunan 9’uncu Tümen’in 26’ncı Alay’ının 3’üncü Taburu’na bağlı Türk askerlerinin anısına Kültür Bakanlığı tarafından 1992’de yaptırılmıştır. Şehitliğin büyük kitabesi üzerinde 148 şehidimiz ve kitabe önündeki Türkiye motifi üzerinde yer alan 67 sembolik mezar taşı ile de diğer şehitlerimiz anılmaktadır.
RUMELİ MECİDİYE TABYASI
Osmanlı’nın modern savunma tedbiri tabyaların en büyüklerinden birisi olan Rumeli Mecidiye Tabyası, 1892 yılında Kilitbahir Kalesi’nin güneyinde tabyanın adından da anlaşılabileceği gibi Sultan Abdülmecit tarafından Asaf Paşa ‘ya yaptırılmıştır. 8 bonet ve Alman yapımı 4 adet 24 cm, 2 adet 28 cm çapında toplardan oluşmaktadır. Çanakkale Savaşı’nda komutanlığını Yüzbaşı Hilmi (Şanlıtop) Bey yapmıştır. Ayrıca bu tabya Seyit Onbaşı’nın 215 kiloluk mermiyi kaldırdığı tabyadır.
Seyit Onbaşı
889 yılının Eylül ayında Balıkesir'in Havran ilçesi Manastır (sonraki adı Çamlık, şimdiki adı Koca Seyit) köyünde dünyaya geldi. 1909 yılında Osmanlı Ordusu'na katıldı. Balkan Savaşı'nda çarpıştı. I. Dünya Savaşı'nın başlaması ile 1914 yılında Çanakkale Cephesi'nde topçu eri olarak göreve başladı. Çanakkale Boğazı'ndan geçerek İstanbul'a gitmek isteyen Müttefik donanması 18 Mart 1915'te Anadolu ve Rumeli hattındaki tabyalara yoğun bombardıman yaptıkları sırada Rumeli Mecidiye Tabyasında görevliydi.
Müttefik donanmasının başındaki Amiral De Robeck, saat 17.50 sırasında yavaş yavaş Boğaz'a doğru donanmanın yol almasını istedi. Bombardıman sırasında Rumeli Mecidiye Tabyasında çalışır durumda tek top kalmıştı. Topun mermi kaldıran kaldıraç kısmı bozulduğu için Seyit Ali, yanındaki arkadaşı Niğdeli Ali'nin yardımıyla sırtına bir mermi yüklenmiş ve karşısındaki gemiye ateş etmiştir. Üçüncü atışında İngilizlerin en büyük savaş gemilerinden olan Hms Ocean adlı gemiyi dümen donanımından (arkadaki pervaneden) vurdu. Atılan top, geminin su kesiminin altına isabet ederek geminin yan yatmasına neden oldu. Gemi kontrol edilemez bir hâle geldiğinden dolayı Nusret Mayın Gemisinin döktüğü mayınlardan birine çarptı. Ocean zırhlısı, kimi kaynaklarda saat 18.00 civarında kimi kaynaklarda ise 22.00 civarında Eskihisarlık diye bilinen bugün Çanakkale Şehitler Anıtı'nın bulunduğu alanın karşısında sulara gömüldü ve Müttefik donanması Çanakkale'den ayrıldı. Seyit Ali'ye ödül olarak onbaşılık ünvanı verildi.
Topun ağırlığı hakkında çeşitli kaynaklarda farklı bilgiler bulunur. Bazı kayıtlarda 276 kg olarak geçen top mermisinin aslında 215 kg ağırlığında olduğu, Osmanlı döneminde Almanya ile olan ağırlık birimi farkından dolayı, merminin ağırlığının sehven 215 okka (yaklaşık 276 kg) olarak kayıtlara geçtiği düşünülür. Mecidiye Tabyası'nda sergilenen savaştan kalma top mermisini hassas kantarla tartan araştırmacılar, Seyit Onbaşı'nın sırtladığı net kütlenin 215 kilogram olduğunu belirlemiştir.
Feyzullah Efendi Mezarı
Peksimetçibaşı Ahmet Ağa’nn oğludur. Mısır’daki Osmanlı Ordusunun defterdarlığını yaparken, yurda dönünce İrad-ı Cedid defterdarı olmuştur. 1807 yılında Çanakkale’deki topların tamiri, kale ve tabyaların düzenlenmesi için padişah III.Selim tarafından görevlendirilmiştir.
19 Şubat 1807 tarihinde Amiral Duekworth komutasındaki İngiliz donanmasının boğazdan içeriye geçişini engelleyemediği için III.Selim tarafından suçlu bulunup idam edilmiş ve Kilitbahir Kalesinin arkasına defnedilmiştir. 1939 tarihinde şimdiki okulun bahçesinde mezar taşı bulunmuş, mezarı 1962 tarihinde şimdi bulunduğu Rumeli Mecidiye Tabyası girişine taşınmıştır.
TROİA ÖREN YERİ
Troia Antik kentin yeri ve kalıntıları Çanakkale Boğazı güney girişinde, Erenköy (İntepe) Beldesi, Tevfikiye (Asarlık) köyü yakınında Hisarlık (eski Pergamos) mevkiinde ovaya egemen bir tepecik üzerindedir. Çanakkale İl merkezine 30 km. mesafededir.
Kent için kullanılmış iki isim de Homeros'tan çok daha eskiye dayanmaktadır. Destan eskilerden anlatıla gelerek Homeros'a kadar ulaşmıştır. Homeros'un İliada destanında aynı yer için hem Troia hem de İlios ismi kullanılmıştır. İliada Destanı'nda 49 kez Troia, 106 kez İlios ismi geçmektedir. İliada'da "kutsal İlios" tanımlaması sıkça rastlanır. Daha az kullanılan Troia ise "sağlam duvarlarla çevrilmiş", "güçlü kuleli", "geniş caddeli", "rüzgarlı" tanımlamalarla birlikte anılmaktadır.
Troia Çanakkale Boğazı girişi yakınındaki Hisarlık mevkindeki Tunç Çağından kalma kale ve kentle birlikte Troia Savaşı sonunda yok edilen Kral Priamos'un efsanevi kentinin ortak adıdır. Troia, İlios ya da İlion olarak da anılıyordu. Troia'da zengin bir amatör arkeolog olan Heinrich Schliemann Homeros'un İliada Destanı'ndan yola çıkarak 1870 yılında antik şehri bulmak için kazılara başladı. Amacı arkeolojik olmaktan çok defineciliğe yakındı. Priamos'un efsanevi hazinesini arıyordu. Troia II evresinden kapı ve rampanın yanındaki bir çukurda gerçekten de bir hazine buldu. Sonradan uzmanların Priamos'un hazinesi olmadığı görüşüne vardıkları hazineyi kaçırdı. Hazine uzun süren bilinmezlik döneminden sonra Rusya'da Puşkin Müzesi'nde ortaya çıktı. Troia ile ilgili en popüler öykü de bu oldu. Troia başından beri büyük tartışmalara konu oldu; bilim çevrelerindeki tartışmalar günümüzde de sürüyor. Büyük kamplaşmalara neden olan Troia'da ilk bilimsel kazılar Schliemann'dan çok sonra Wilhelm Dörpfeld yönetiminde yapıldı. Ancak bu kazılarda da "bir şeyler bulabilmek" için kent höyüğünün altı üstüne getirildi. 1932 - 1938 yılları arsında Cari W, Blegan başkanlığında Amerikalıların yaptığı kazılarla Troia bilimsel yönden yeterli düzeyde incelenmeye başlandı.
Günümüzde de süren kazıları 1988'den 2005 yılına kadar Tübingen Üniversitesi adına Manfred Korfmann yönetmiştir. Prof. Korfmann Troia ve çevreyle öylesine bütünleşmiştir ki, adını Manfred "Osman" Korfmann yapmış ve Türk vatandaşlığını almıştır. Prof. Korfmann'ın 2005 yılında vefatından sonra, Tübingen Üniversitesi, Prehistorya ve Protohistorya Bölümünden, Prof. Dr. Ernst Pernicka ve ekibi tarafından yürütülen kazı 2012 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile iptal edildi. Devir teslim çalışmaları 26-28 Haziran2013 tarihleri arasında gerçekleşecektir.
ASSOS ÖREN YERİ
Troas Bölgesi’nin güney kıyısında yer alan Assos kenti, denizden yaklaşık 234 m. yüksekliğindeki andezit bir kayalık bir tepe üzerine kurulmuştur. Bu alandaki, hemen hemen bütün yapıların inşasında volkanik bir taş türü olan andezit taşın kullanılmıştır. Kuzeyde Satnioeis (Tuzla Çayı) İda Dağı’nın batı yamaçlarından doğarak Lekton (Baba Burnu) ve Aleksandreia Troas (Dalyan) şehirleri arasından denize dökülür.
Homeros İlyada destanında güney Troas’ta yaşayan Anadolu’nun yerli halklarından biri olan Leleglerin denizcilik ve korsanlıklarla ünlü olduklarından aktarır. Pedasos Troia savaşı sırasında Pedasos Akhilleus tarafından yıkılmıştır. Romalı coğrafyacı Strabon da Leleglerin Assos civarındaki bölgeye sahip olduklarını belirtir. Ancak Pedasos’un Assos olup olmadığı tartışmaya açıktır. Arkeolojik verilere göre İ.Ö. 7. yüzyıldan itibaren Assos’a 10 km. uzaktaki Lesbos’dan (Midilli) Aiolisli göçmenler kente yerleşmeye başlar. Bu yüzyıldan itibaren gelişmeye başlayan Assos halkı 20 km doğuda Gargara kentini kurdular. İ.Ö. 560’ta Lydia kralı kontrolüne geçen Assos Troas Bölgesinin en güçlü ve en önemli şehirlerinden biridir. Lydia krallığının önemli gelir kaynakları arasında Assos kontrolündeki Atarneus ve Pergamon arasında bulunan maden olarak gösterilir.
İ.Ö. 548 yılında Lydia krallığı Perslerin tarafından yıkıldı ve Anadolu toprakların Pers hakimiyetine geçti. Troas bölgesi (Çanakkale İli) Hellespontos Phrygia’sı satraplığına bağlandı. Salamis, Plateia ve Mykale’de Perslerin Yunanlar tarafından yenilmesinden sonra, Persler, Anadolu’nun Ege sahil şeridindeki topraklarda eski güçlerini yitirmeye başladılar.
Peloponnesos savaşları ve sonrasında da Troas Bölgesi tam anlamıyla Perslerin eline geçmedi. İ.Ö. 387 yılındaki Altalkidas barışından sonra bir çok kent yeniden Perslere bırakıldı. Persli satrap Ariobarzanes’un Pers kralına karşı ayaklanması üzerine Assos İ.Ö. 365 yılında diğer satraplardan Mausolos ve Autophradates tarafından kuşatılmış ancak ele kent geçirilmemiştir. Bu olayın hemen ardından banker Euboulos, Atarneus ve Assos şehirlerinin yöneticisi olarak bağımsızlığını ilan etti. Euboulos’un ölümünden sonra, Euboulos’un kölesi “Hadım” Hermias bu şehirler üzerinde hakimiyet kurmayı başardı. Hermias, Bithynialı bir köledir ve kendisinin doğal yetenekleri, ustası olan Eubulos tarafından oldukça derin bir şekilde etkilenmiştir. Bu yüzden kendisi üniversite eğitimi için Atina’ya Platon ve Aristoteles’den ders almak için gönderilmiştir. Platon’un öğrencisi Hermeias, dostları Ksenokrates’i ve Aristoteles’i Assos’a davet etti ve Aristotales Hermias’ın kız kardeşi veya evlatlığı olan Pythias ile evlendi. Aristoteles Assos’ta üç yıl (İ.Ö 347-345) yaşadı ve dersler verdi. Ancak İ.Ö.345 yılına Pers generalinin görüşmeye çağırdığı Hermias tutuklanarak Pers ülkesinin başkentinde çarmıha gerildi. Persli komutan Hermias’ın mührünü kullanarak yazdığı mektup ile Assos’un Perslerin eline geçmesini sağladı. Bu olay yüzünden Aristoteles Assos’tan ayrılmak zorunda kalır. Biga yakınındaki Granikos ırmağı kıyısında İ.Ö. 334 yılında B. İskender tarafından Perslerin yenilmesi ile Pers hakimiyeti son buldu. Ve Assos yeniden özgürlüğüne kavuştu. İskender’in ölümünden sonra, Assos ilk olarak Seleukos Krallığı daha sonra uzunca bir süre Bergama krallığı topraklarına dahil olan Assos, İ.Ö. 133 yılında 3. Attalos’un vasiyeti üzerine Roma imparatorluğunun egemenliği altına girdi. Romalı yazar Plinius Roma döneminde Assos’un Apollonia olarak isimlendirildiğini ve yerel taştan üretilen lahitlerinin çok ünlü olduğundan söz eder.
Assos’un erken tarihlerde itibaren Hıristiyanlaşmaya başladığı görülür. Aziz Paulos Aleksandreia Troas’dan (Dalyan) Lesbos’a (Midilli Adası) doğru yaptıkları seyahat sırasında şehri ziyaret etmiştir.
1080 yılında Selçuklu Sultanı Süleyman bütün Troas şehirlerini ele geçirdi. Daha sonra I. haçlı seferi sırasında, Hermit Peter komutasındaki askerler bölgeden geçti. Bu olaylardan kaynaklanan karışıklığı fırsat bilen Aleksius tüm Troas bölgesini ele geçirdi (İ.S.1097). Selçuklular da Menderes nehri kıyılarına kadar geri çekilmek zorunda kaldılar. 1306 Bizanslı komutan Machron yönetimindeki Assos’u kuşatan Türkler başarı elde edemezler. Ancak 14. yüzyılın başında Troas bölgesinin tamamı Osmanlı İmparatorluğunun eline geçer.
18. yüzyılda bir çok gezgin tarafından ziyaret edilmiştir. Gezgin ve araştırmacıların ifadelerine göre kentteki bir çok yapı onların zamanında çok iyi korunmuş halde ayakta durmaktaydı. Tapınağa ait bazı bloklar 1838 yılında Sultan II. Mahut tarafından Fransız arkeolog Raoul-Rochette, hediyesi olarak verilir ve Louvre Müzesi’ne götürülür.
Amerikan Arkeoloji Enstitüsü 1881 yılında Osmanlı Devleti’inden Assos’ta kazı yapma iznini aldı. J. T. Clarke, F.H. Bacon kazı çalışmalarını 1883 yılına kadar sürdürdü. Kazı sonunda çıkan eserlerin 3/2’si Osmanlı Devletine 3/1’i ise Amerikan kazi heyetine verilir. Tam yüz yıllık bir aradan sonra Assos kazı çalışmaları 1981 yılından Prof.Dr. Ü. Serdaroğlu tarafından başlatılarak ve 2005 yılında ölümüne kadar devam edilir. 2006 yılında itibaren arkeolojik kazılar Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi adına Doç.Dr. N. Arslan tarafından yürütülmektedir.
Assos’taki kalıntılar arasında Akropolisdeki Athena Tapınağı, Bizans surları, Hüdavendigar Cami, akropolisin eteklerinde Arkaik devirden günümüze kadar iyi korunmuş antik yol ve iki kenarındaki mezarlar, şehir sur duvarları, Gymnasion, Agora, Stoa, Bouleuterion, tiyatro ve kilise sayılabilir. Assos’un konutlarının yer aldığı bölümde henüz kapsamlı bir çalışma yapılmamıştır. Kazı çalışmaları Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın maddi desteği ile sürdürülmektedir.
Günümüzde Behramkale- Behramköy adını taşıyan Assos, ilk iskan edildiği M.Ö. 2000‘li yıllardan günümüze kadar birçok değişiklik geçirerek yaşamını kesintisiz sürdüren bir yerleşim yeridir.Assos’un ilk sakinlerinin kimler olduğu tam olarak bilinmemektedir.Kentin İlk Tunç Çağı’ndan beri iskan edildiği bilinmektedir.
En eski adının Pedasos olduğu ve Assos adının ondan geldiği de ileri sürülmektedir. Fakat Strabon, bir Leleg kenti olan Pedasos’un kendi çağında terk edilmiş olduğunu, artık var olmadığını söyler. Bu nedenle iskanı kesintisiz devam eden Assos ile Pedasos olasılıkla aynı yer değildir.
Önce Thrakilı Mysialılar’ın yerleştiği Güney Troas, M.Ö. 7. yüzyılda Lesbos üzerinden gelen Aioller tarafından iskan edildi. M.Ö. 560 tarihinde Lydialılar’ın eline geçtiği sırada, Edremit Körfezi kuzeyindeki en güçlü ve en önemli kent Assos idi.M.Ö. 546’dan sonra Batı Anadolu’daki Pers egemenliği döneminde kent, satraplık sınırları içinde kaldı. Böylece gerek kentin, gerek Troas’ın tabi olduğu güç değişmiştir.
M.Ö. 5. yüzyılda Atina kentinin liderliğinin güçlenmesi ve ardından deniz birliğinin kuruluşu, Kuzeybatı Anadolu kent devletlerinin ve özellikle kıyı kentlerinin bu birliğe katılmasını sağladı. Assos kurucu üyeler arasındaydı. M.Ö. 334 tarihindeki Granikos Çayı kenarında yapılan savaşta B. İskender’in Persleri yenilgiye uğratması ile tüm bölge Pers hakimiyetinden çıkmıştır. M.Ö. 241 yılında Bergama egemenlik alanına giren Assos, M.Ö. 133’te, III. Attalos’un vasiyeti ile Bergama krallığı Roma’ya geçince, bu kaderi paylaşmıştır. Assos’un kent olarak asıl gelişmesi Roma yönetimi dönemidir. Assos en erken Hristiyanlığı kabul eden Batı Anadolu kentlerinden biridir. Bunda en büyük etken St. Paul ve St. Lukas’ın kenti ziyaretleridir.
1288’de I. Osman’ın Lemnos’taki yengisinden sonra, Osmanlı baskısı 1330’da kesin bir egemenliğe dönüştü ve bölge sürekli olarak Türkler’in yönetimine girdi.Kent kuzeyde ve güneyde sarp ve kayalık olan koni biçiminde bir tepe üzerinde ve eteklerinde kurulmuştur. Denizden 236 m. yükseklikteki kayalık tepeyi güçlü surlar çevirmektedir. 3200 m. uzunluktaki surlar güneyde denize bakan yarın üzerinde zayıftır. Doğuda ise bir vadiyle ayrılan kayalık üzerinde güneye iner ve yarlarda sona erer.
Kentin batısındaki surlarda biri ana giriş olmak üzere 6 kapı bulunmaktadır. Assos surlarında kuleler genelde dört köşelidir. Assos’un bugün ayakta duran surlarının büyük kısmı M.Ö. 4. yüzyılda yapılmıştır.
Assos’un en önemli eseri, akropolün en yüksek düzlüğünde M.Ö.530 tarihlerinde inşa edilen Athena Tapınağı’dır. Yapı mimarlık tarihi açısından oldukça önemlidir. Önce Anadolu’daki ilk ve tek arkaik çağ Dor mimari örneğidir. Bunun yanı sıra Dor mimari üslubuna kabartmalı friz ve süsleme elemanları ile İon mimari öğelerinin katıldığı ilk örnektir. Akropoliste Athena Tapınağı çevresinde yapılan çalışmalarda hem kuzey hem de güney kenarda tapınağın stylobat’ını çevreleyen ve onu orta avlu gibi kullanan bir dizi konutun varlığı ortaya çıkarılmıştır. Ms 6.yy’a ait tek katlı bu konutlar kentin küçüldüğü ve artan korsan saldırıları nedeni ile surlar içine çekilip akropolisi bir iç kale gibi savunmaya hazırladığı bir evreye aittir.
Agora, gymnasion ve tiyatro tapınağın yer aldığı akropolün güney eteklerindeki teraslar üzerine inşa edilmiştir. Agoranın kuzeyinde iki katlı, Dor düzeninde bir stoa bulunmaktadır. Agoranın resmi yapıları, doğu kısmındaki dar alanda toplanmıştır. Burada bir bouleterion, hemen onun önünde konuşmacılar için bir bema, diğer bazı yapılar heykeller ve diğer küçük yazıtlı anıtlar yer almaktaydı. Agora ile büyük batı kapısı arasında gymnasium kalıntıları yer alır. Assos gymnasiumu hellenistik dönemde yapılmış bir eserdir.
Agoranın batı kapısından aşağı inen taş yol önce hamamlara oradan da tiyatroya ulaşmaktadır. Yüzünü denize ve lesbos adasına dönmüş olan tiyatro, Kent merkaezinin güneyinde doğal bir kaya oyuğuna inşa edilmiştir. Yapım tekniği ve plan özellikleri açısından Bir roma çağı tiyatrosudur. Yapı 5000 seyirciye oturarak oyun izleme olanağı verir.
Nekropol tepenin eğimi nedeni ile batı kapısına giden yolun üst kenarında teraslara oturacak şekilde düzenlenmiştir. Eskiçağın kentlerinde mezarlıklar kentin dışında ve genellikle, ana yolun kenarlarında olurdu. Kente gelenin her biri bir anıt olan mezarları görsün, onları selamlasın diye. Kent içinde mezarlık görülmüş değildir. Tek tük rastlanılan mezar anıtları da kent meclisinin özel izni ile, kente olağan üstü katkısı olmuş kişilere verilmiş ayrıcalıktı.
Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alanı Marmara Bölgesinde, Çanakkale ili sınırları içindedir. 1973 yılında Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Park ilan edilmiştir. Yüz ölçümü 33.490 hektardır. 28 Haziran 2014 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren 6546 sayılı Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Kurulması Hakkında Kanun ile milli park vasfı kaldırılmış ve tarihi alan olarak yeniden sınıflandırılmıştır.
Çanakkale Savaşları Türk Milletinin dünyanın en güçlü devletlerine karşı, Kurmay Yarbay Mustafa Kemal'in önderliğinde insanüstü direnmesi ile kazanılan bir savunma destanıdır. 8,5 ay süren bu savaşta Boğaz’ın iki yakası adeta cehenneme dönüşmüş, yarım milyona yakın can kaybı olmuştur.
Birinci Dünya Savaşında İtilaf Devletleri ile Osmanlı Ordusu arasında cereyan eden dünyanın en büyük savaşlarından biri olan Çanakkale Savaşında yüz binlerce kayıp anısına yapılan anıtlar ve düzenlenen şehitlikler savaşın acılarını hatırlatmasının yanı sıra tarihin muhteşem zaferlerinden birini gözler önüne sermektedir. 250.000'i aşan Türk şehidinin aziz hatıraları üzerinde yükselen anıtlar ve yine 250.000'i aşkın İngiliz, Fransız, Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinin gömülü olduğu alanları içine alan Tarihi Alan, bugün bütün dünyaya barışın değerini anlatmaktadır.
Her yıl 18 Mart ve 24 Nisan tarihlerinde Çanakkale Kara ve Deniz Savaşları törenlerle anılmaktadır.
Çanakkale Şehitler Abidesi
Gelibolu Yarımadasının uç kısmında, Morto Koyu gerisinde yükselen Hisarlık Tepe üzerindedir. Çanakkale Savaşlarında şehit olanların hatırasına inşa edilmiştir. Açılan bir proje yarışması sonucunda 37 proje arasından Doğan Erginbaş, İsmail Utkular ve Feridun Kip tarafından hazırlanan proje seçilmiş olup Abidenin temeli 19 Nisan 1954 tarihinde atılmıştır. İkinci Anafartalar Zaferi'nin 45. Yıldönümü olan 21 Ağustos 1960 tarihinde ziyarete açılmıştır. Ana kaidenin ayaklarındaki rölyefler 2002 yılında tamamlanmış, 2004 yılında tören alanı ve sembolik şehitlikte değişiklikler yapılmıştır. 2005 yılında restorasyondan geçen anıt, 2007 yılında bulunduğu alana yeni şehitlik inşa edilmesiyle son şeklini almıştır.
Yüksekliği 41.70 cm olan abide, 625 metre karelik bir alanda dört ayak üzerinde yükselmektedir. Uzaktan bakıldığında Mehmetçiğin “M” harfi şeklinde gözükmektedir. Abidenin tavanına mozaikten bir Türk Bayrağı işlenmiştir. Abidenin girişinin sol tarafında ise 1992 yılında yaptırılan sembolik şehitlik, yurdumuzun her köşesinden Çanakkale’ye koşarak en kıymetli varlıkları olan canlarını veren şehitlerimiz için yaptırılmıştır.
Şehitliğin giriş kapısının hemen sağda Mustafa Kemal’in 1934 yılında yabancı askerlere hitaben yazdığı ve zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından Anzak Günü’nde okunan sözleri yer almaktadır: “Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”
HİLAL-İ AHMER HASTANESİ
Çanakkale Muharebeleri sırasında 5’inci Ordu Menzil Teşkilatına bağlı hastanelerin yanı sıra Hilâl-i Ahmer (Kızılay) Cemiyeti’nin bölgede kurduğu seyyar hastaneler önemli rol oynamıştır. Cephede yaralanan askerlerin öncelikle çantalarına dikili halde bulunan “Harp Paketi” içindeki malzemelerle yarasını tedaviye başladığı bilinmektedir. Sıhhiye erleri tarafından gerideki “yaralı yuvalarına” taşınan askerler sonrasında basit operasyonların yapılabildiği “sargı yerlerine” son olarak da cephe gerisindeki hastanelere taşınmışlardır. Alçıtepe’de tasarlanan canlandırma alanı ziyaretçilerine cephe gerisindeki bir hastanenin tüm detaylarıyla deneyimleme imkânı sunmaktadır.
Ziyaretçiler hastane canlandırmasını gezerken 1915 yılında yaşanan şiddetli çarpışmalarda savaş suçu kabul edilen bir olaya da tanıklık etmektedirler. Düşmana ait uçaklar tarafından bombalanan bir sargı yerinde yaşananlar alandaki ses yerleştirmeleriyle gezenleri o anlara götürmektedir.
Hastaneleri düşman tayyarelerinden koruyan makineli tüfek siperinden başlayan ziyaret noktaları içerisinde, çayhane, ameliyathane, ambar, kayıt ve ilk müdahale çadırları, etüv makinası ve hayatını kaybeden askerlerimizin tutulduğu gölgelik adı verilen alanlar bulunmaktadır. Revir çadırı, su dağıtan saka erinin bulunduğu istasyon ve atlı ambulans canlandırmanın tamamlayıcı unsurlarıdır. 1915 tarihinde yaşanan çarpışmalarda yaralanan bir askerin taşındığı güneşlikli orijinal bir sahra sedyesini görmek o günleri hissetmek için bu duygu yüklü alanı mutlaka ziyaret etmelisiniz.
Ünlü Kişileri
TRUVA EFSANESİ
Zamanımızdan yaklaşık olarak üç bin iki yüz yıl önce, Çanakkale Boğazı yakınlarında bir kent olan Troya’da yaşayan barış sever ve cesur insanlar, kralları, Priamos'un idaresi altında uzun yıllar barış içinde çok mutlu bir hayat sürerler. Efsaneye göre, tanrılar bu mutluluğu onlara çok görerek Troyalıların başına bir bela getirmeye karar verirler.
Birgün, Kral Priamos'un karısı Hekabe kötü bir rüya görür. Rüyasında, karnından ateşler çıkmakta ve ateşin dumanı, bütün Troya surlarını sarmaktadır. Hekabe, rüyasını bir kahine anlatır. Kahinin yorumuna göre; Hekabe hamiledir, doğacak çocuk ileride Troyalıların başına büyük dertler açacaktır ve doğar doğmaz öldürülmelidir. Kehanete inanan Kral Priamos, çocuk doğduktan sonra bir adamını bebeği öldürmek için görevlendirir. Savunmasız yeni doğmuş bir bebeği öldüremeyen Troyalı eski adı Ida olan Kazdağı’na götürüp, nasıl olsa, yabani hayvanlar onu öldürür diye düşünerek ormana bırakır. Ama bebeği, yabani hayvanlardan önce bir çoban bulur ve bu çocuk ileride Troyalıların başına dertler açacak olan Paris tir.
Aradan çok uzun yıllar geçer. Kral Peleus ile Deniz perisi Thetis'in evlenme törenine kavga tanrıçası Eris, huzursuzluk çıkartır gerekçesiyle davet edilmez.
Eris bunun intikamını almak için, üzerinde “En Güzele” yazılı olan altından bir elmayı, şölenin yapıldığı salonun ortasına bırakır. Altın elmaya sahip olmak isteyen Kudret Tanrıçası Hera, Zeka Tanrıçası Athena ve Aşk Tanrıçası Afrodit arasında kavga çıkar. Her üçü de Tanrı Zeus'a giderek, onun hakemlik yapmasını isterler. Zeus, tanrıçaları gücendirmemek ve bu belayı Olympos'tan uzaklaştırmak için bu işlerden anlamadığını söyleyerek hakemliği bir ölümlünün yapması gerektiğini, bunun için ise İDA dağındaki, Troyalı Paris’e gitmeleri gerektiğini söyler.
Tanrıçalar, Haber Tanrısı Hermes’in rehberliğinde Paris’i bulurlar. Hermes, hangisini en güzel bulursa elmayı ona vereceğini söyleyerek altın elmayı Paris’e verir. Tanrıçalar, Paris’in karar vermesini kolaylaştırmak için rüşvet teklif ederler. Hera, kudret vaadeder. Paris’i Avrupa ve Asya'nın en güçlü kralı yapacaktır. Athena Paris’i dünyanın en zeki kralı yapacak ve Yunanistan’la yapılacak savaşı kendisine kazandıracaktır. Afrodit ise dünyanın en güzel kadınını Paris’e teklif eder.
Paris, en güzel kadın benim olsun diyerek, altın elmayı Afrodit'e verir. Bu işe çok kızan Athena ile Hera, Troya'nın yıkımı için planlar kurmaya koyulurlar.
Agamemnon, dünya egemenliği peşinde koşan, iktidar delisi bir diktatördür. Ona göre yeni alanları ele geçirmek için her yol mübahtır. Yunanistan’ı ele geçirdikten sonra gözünü Anadolu’daki Troya’ya çevirmiş, fırsat kollamaktadır.
Aşil, (Akhilleus) Yunan’ın usta ve büyük savaşçısıdır. Agamemnon saflarında savaşmasına rağmen ondan nefret eder. Aşil, yalnızca tarihe mal olmak için savaşır. Agamemnon da Aşil’e düşmandır.
Afrodit, verdiği sözü yerine getirmek için Paris'in, Yunanistan'a gitmesini sağlar. O sırada dünyanın en güzel kadını, Isparta Kralı Menelaos'un eşi Helen dir
Menelaos'un Girit'te olmasından yararlanan Troya’nın yakışıklı prensi Paris, Menelaos’un güzel eşi Helen ile Troya’ya kaçar. Böylece Troya’ya saldırı fırsatı çıkar. Ve Menelaos, bütün yunan krallarına haberciler gönderip yardım isteyerek Troya'ya savaş açar.
Bin kadar gemi yüz bini, aşkın Akha’lı savaşçı Troya önlerine taşınır. Çok güçlü ve kalabalık olan Akha’lar defalarca kente saldırdılar. Ama Troya, güçlü surlarla çevrilidir, Akhaları ortak düşman kabul eden diğer Anadolu halkları da Troyalıların yanında yer aldıklarından Troya alınamaz. Savaş dokuz yıl boyunca sürer ve zafer durmadan yön değiştirir.
Savaşı engellemek için Menelaos ile Paris teke tek karşılaşırlar. Paris döğüşten kaçtığından Menelaos galip ilan edilir. Daha önce kararlaştırıldığı üzere Helen’in geri verilmesi gerekir. Ancak Hera ve Atena, Troya yıkılmadan savaşın bitmesini istemez. Troya’lı Pandoros’u kandırıp Menelaos’a saldırtırlar. Ve bu nedenle savaş yeniden başlar.
Troyalılar, bu kez Akhaları gemilerine kadar püskürtürler. Troyalı komutan Hektor, adeta ordusunun başında kahramanlaşır. Aşil, bu savaşın kendi savaşı olmadığı düşüncesi ile geri dönme hazırlıkları yapar ve zırhını en iyi arkadaşı Patroklos'a verir. Ancak Patroklos, Hektor tarafından öldürülünce Aşil, Hektor'a karşı savaşır ve Hektor’u öldürür.
Bitmek bilmez savaşta her iki taraftan da sayısız insanlar ölür, tanrılar, tanrıçalar da savaş meydanında birbiriyle savaşırlar. Ancak hala Troyalılar güçlerini korurlar, şehir surları da dokunulmamış bir şekilde ayaktadır. Savaşa bir son verebilmek için orduyu şehrin içine alıp, Troyalıları bir baskınla yok etmekten başka çare yoktur. Bunu gerçekleştirmek için Odysseus, bir tahta at yapma fikri ile ortaya çıkar. Fikre göre büyük ve içi boş bir at içine belirli sayıda asker konur. Odysseus ve diğer bazı seçkin komutanlar da atın içine gizlenirken, diğerleri denize açılıp gemileri Bozcaada'nın arkasına, Troyalıların göremeyeceği bir şekilde gizlenir. Planın yürümesi için de geride bir Akhalı asker bırakılır. Bu askerin görevi, atın şehrin içine alınmasını sağlamak için, Troyalıların ikna edilmesidir.
Bir sabah, Troyalılar büyük bir şaşkınlıkla uyanırlar. Her yer çok sakindir; gürültülü Akha kampı, tamamen boştur ve gemiler de yerlerinde yoktur. Batı kapısında önünde de daha önce hiç görülmemiş büyüklükte tahtadan bir at durmaktadır. Troyalılar, Akhalar savaştan vazgeçip, yenilgiyi kabul ederek Yunanistan'a geri dönmüş olduklarını düşünürler. Akhaların geride bıraktıkları iyi bir aktör olan Sinon, kendisinin Akhaların elinden kaçan bir asker olduğunu söyler ve atın içeriye alınmasını sağlamak için bir hikaye uydurur; tahta at Tanrıça Athena'ya kutsal bir armağan olarak yapılmıştır. Büyük olmasının sebebi Troyalıların onu dar şehir kapılarından şehrin içine almalarını engellemek içindir. Akhaların beklentisi Troyalıların bu atı yakıp yıkmalarıdır. Böylece Tanrıça Athena'nın öfkesini Troya üzerine çekmiş olacaklardır. Ama Troyalılar atı şehrin içine alıp onu korurlarsa tanrıçanın lutfu Troyalılara yönelecektir. Akıllıca düzenlenmiş bu hikayeye Troyalı rahip Laokoon ve Hektor’un kızkardeşi Kassandra dışında herkes inanır. Rahip Laokoon, “hediye veren Yunanlılardan sakının" diye Troyalıları uyarır ve atın hemen yakılması gerektiğini söyler. Ama hiç kimse ona inanmaz.
Troyalılar, hiç tereddüt etmeden, atı şehrin içine sürüklerler. Troyalılara göre on yıl süren korkunç savaş bitmiş, sonunda özlenen barış gerçekleşmiştir. Troyalılar bunu eğlenceler düzenleyip şölenlerle kutlarlar.
Gece yarısı herkesin derin uykuda olduğu bir sırada Odysseus ve arkadaşları teker teker attan dışarı sarkarak nöbetçileri öldürürler ve kapıları ardına kadar açarlar. Zaten Akha Ordusu, şehir surlarına çok yakındır. Askerler, açık kapılardan sessizce şehrin içine sızarak her tarafında yangınlar çıkarırlar. Yangınları söndürmek için sokaklara fırlayan Troya’lılar daha ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan kılıçtan geçirilirler.
Yıkıntılar arasında gezinen Aşil, Paris tarafından zehirli okla vurularak öldürülür. Aşil’in oğlu Neoptolemus’da Paris’i öldürür. Paris’in ölümü Troyalılar için bir kayıp değidir. Bütün belaların kaynağı odur.
Troya'nın baştan başa yakıldığı o korkunç gece Helen, eski eşi Menelaos'a gider. Ertesi gün birlikte Yunanistan'a yelken açarlarken, Asya'nın bu en mağrur kentinden geriye bıraktıkları şey, sadece için için yanmakta olan bir harabedir.
YEMEDEN DÖNME
ALMADAN DÖNME
Maalesef Hiçbir Otel Bulunamadı.
Maalesef Hiçbir Gezi Bulunamadı.
Maalesef Hiçbir Araç Bulunamadı.
Maalesef Hiçbir Gemi Bulunamadı.
